Aşkın Yüz Hali I

2012-04-18 22:45:38

 

Aşkın Yüz Hali I

            Mırıldanarak yürüyordu saçlarına ak düşmüş, gözlerine düşlerini perde etmiş, bedeni sokaklarda ruhu bilinmez hayali bir diyarda, iki eli paltosunun içinde, ağır adımlarla yürüyordu hayatın yorduğu ve hayatı yoran yorgun adam. Tuhaf bir hali vardı. Ankara ayazında kar buz içinde Kızılay meydanında binlerce kişi içinde ilk anda fark edilecek bir hali var gibiydi. Ancak aynı anda da sanki düşsel bir alanda geziniyor gibiydi. Zaman zaman kırışmış yüzünde tebessüm beliriyor ancak bu hal çok geçmeden tamamen donuk, poker surat halini alıyordu.

            Gün boyu dolaşıp durdu geniş bir daire çizerek Kızılay meydanında. Sonrasında öğleden sonra saat üç gibi Güven Parka gidip boş bir banka oturdu. Paltosunun iç cebinden cep telefonunu çıkarıp internete bağlandı, e postalarını okudu, mesajlarını kontrol etti, kah sevinç oldu, kah üzüntü.

            Çok geçmeden yirmi beş yaşlarında oldukça güzel, alımlı, bakımlı, kentli, beyaz yakalı, öz güveni yüksek ve ses tonunda, konuşmasında oldukça “zeki” olan genç bir kadın sessizce “merhaba ali” diyerek yorgun adamın yanına oturdu. Yorgun adam hafifçe başını kaldırıp genç kadının gözlerine bakmadan mırıldanarak belli belirsiz ; “merhaba” dedi. 

            Uzaktan bakınca iki sevgili oldukları gün gibi anlaşılıyordu. Fakat her ikisi de sessiz, sıkıntılı, belirsiz bir haldeydi. Uzun süre ufka bakar gibi sessiz, yalnız ve derin kaldılar. Nedense her ikisi de ilk sözün, sohbete giriş cümlesinin karşı taraftan gelmesini bekliyordu. Genç adam yavaşça yüzünü , yüzü dolunay gibi parlayan ve Ankara baharında gül kokan genç kıza dönerek : “nasılsın” dedi. Genç kız : “iyiyim ya sen?” dedi. Yorgun adam: “ ben de iyiyim” dedi. Ve tekrar uzun süren bir sessizlik her ikisinin kendi içselinde sorgulamalar, geçmiş yaşanmışlıklar vs… Aralarında sonbahar yaprakları misali hala aşk kokan ayrılığa dair dökülen tümceler …

Ali : Küçük kelebeğim, Ahsen’im bana düşsel aşk yaşatan, yarınlarını avuçlarıma koyan, beni hayata bağlayan , aşkın son halini ilk anda yaşayan ve de yaşatan sevgilim. Ben çok düşündüm. Bu ilişki çıkmaz sokak. Yanlış  şehrin yanlış çocuklarıyız biz. Sonu yok. En büyük zararı sen göreceksin yürek sarayımın sultanı. Dedi tane tane konuşarak. Sanki üniversitede edebiyat dersinde aşk konulu ders anlatır gibiydi. Oldukça sakin, ses tonu her kelimenin hakkını verir şekilde dalgalı ve vurguluydu.

Ahsen : Doğru söyle Ali benden bıktın mı? Hala sözlerinde ve gözlerinin derinliklerinden aşk varken nasıl olur da ayrılık dersin? Vuslatın bir rengini doyasıya yaşamamışken ve gökkuşağı altında çocuklarımız kırmızı uçurtmaları ile mavi düşlere yolculuk etmemişken “Allah aşkına” nedir ayrılık, nerden çıktı bu? Yüreğinin dip derinliklerinde bir başka elin serinliği geziniyorsa anlarım ama yoksa lütfen ayrılık deme bana. Dedi. Hayret genç kız da oldukça sakin, dersini çalışmış zeki bir öğrenci gibi hocasına yanıt verir bir haldeydi. Anlaşılır gibi değildi, sanki ayrılık konuşması değil de aşka dair bir kitaptan ödev çalışan öğrencilerin karşılıklı tiyatral konuşması gibiydi.

Ali: Evet haklısın hala yürek sarayımın her köşesinde uçuşan kuşların cıvıltısı  “Ahsen dir.” Ancak benim sana verebileceğim bir gelecek yok ki? Ben yolun yarısında sense ilk çeyreğinde. Ben var oldukça senin düşlerin de bir başka renk olmayacak. Ve gün gelip sen parkta salıncakta oynayan bir çocuk gördüğünde göz pınarlarında bir damla yere düştüğünde en büyük üzüntüyü senden sonra ben yaşayacağım ve hayat ikimize de zindan olacak. Senle kısa zaman diliminde yüz yıl yaşamış kadar anım, hatıram, yaşanmışlıklarım var bunları unutmam imkansız. Fakat yine tekrar ediyorum ömür hep bahar değildir ve sen gün gelecek toprağa kök salmak isteyen bir çınar gibi tüm hayatımı sana adamamı isteyeceksin. Oysa ben yalnızlığı seçerek aşkı satın almış hayatı belirsiz, yalnızlığa mahkum bir adamım. Güzel günlerin en mutlu anında ayrılmak; ama bir gün de vuslat olur payını da bırakarak aşkı yüreklerimizde sonsuza kadar yaşatabiliriz. Dedi.

 

Ahsen: Ali ben senden hiçbir şey istemiyorum. Tek isteğim beni sevmen ki hala seviyorsun. Ömrümde seninle geçen tüm günlerimi toplasan öğlen uykusu derim. Tüm bu güzelliklere göz kapamamı lütfen isteme benden. Hayatına karışmam. Hayatına giren çıkanı da sorgulamam. Gözlerine bakarım ve bir gün orada adımın gölgesini görmezsem, sesinde ruhumun esintisini hissetmesem gece sessizliğinde çeker giderim ama şimdi lütfen bana ayrılık deme. Dedi.

 

Ali: Candan öte canan, avuçlarımdaki tüm kelimeleri rüzgara atarak buraya geldim. Saatlerce kendi içselimde konuşup durdum. İnan bugün burada ne diyorsam seni çok sevdiğimden diyorum. Şu an bu aşkın acı yüzü gün ışığına çıkmadan seni korumaya çalışan tedirgin bir baba gibiyim. Aşkın yüz hali varsa yüz tane de aşılması imkansız badireleri var. Küçük kelebeğim kısa ömrünün aşk ateşinde kül olmasına gönlüm razı değil. Beni düş bil. Tüm yaşanmışlıkları da hikaye say. Gözlerini kapa avuçlarına “ey aşk sonsuz değilsen neden beni buldun diyerek” mavi göklere savur tüm sıkıntını, taşınmaz hüzün bulutlarını... Dedi.

 

Ahsen: Nasıl istersen sevdiceğim. Dedi.

Her ikisi de sustular. Uzunca bir süre karşıya bakar gibi boşluğa baktılar. Sanki bedenleri orada ruhları iki farklı kıtada gibiydiler. O sırada gül ve papatya   satan roman bir çocuk: “Yakışıklı abim güzel ablama, sevgiline bir kımızı gül yada papatya al sana” dedi.

Ali : Bir demet papatya aldı. Bir yaprağını özenle koparıp avucuna koyarak sıkıca sıktı. Bir yaprağını sanki öz çocuğunu kurban edercesine rüzgara verdi acı acı tebessüm ederek ve Ahsen e dönerek : Ey sevgili kaderde keder yoktur; ama gel gör ki ayrılığa papatyayı şahit kılmak varmış. Dedi ve elindeki papatyayı Ahsen e uzattı.

Ahsen : Ne garip Ali. İlk gün saçlarıma gül koymuştun şimdi yüreğime iki yaprağı koparılmış papatya bırakıyorsun. Dedi. Ahsen de papatyadan bir yaprağı kopararak uzunca bir süre kokladı ve sonrasında gözlerini yumarak dudaklarında sanki dua ederek , güvercini gök yüzüne salar gibi usulca elindeki papatya yaprağını boşluğa bıraktı.

 

Ayrıldılar sessizce. Konuşmadan. Bakışmadan. Nefesleri rüzgara karışmadan ayrıldılar. Bir istasyonda iki farklı yöne giden tren gibi tüm hüzün, acı, umut, aşk, şaşkınlık, çaresizlik kısaca hayata dair ne varsa yanlarına alarak sessizce ayrıldılar.

18.04.2012/Ankara

0
0
0
Yorum Yaz