MAKALE GÜNCESİNDEN TARAF OLMAK III/KEZER

2008-06-03 19:23:00

MAKALE GÜNCESİNDEN TARAF OLMAK III/KEZER

“Peki yargı veya yargıç bulunduğu sistemi/maaş aldığı devleti-düzeni korumak güdüsü ile de olsa mutlak surette yine de tarafsız mı olmalıdır? Bir başka değişle tarafsızlık noktasında ulvi düşünceler gözetilerek “istisna” durumu oluş(a)maz mı?”

Yargılama vetiresi ilk adımdan son adıma; dosyanın ilk sayfasından son sayfasına kadar mutlak bir tarafsızlık gerektirdiğinden ; yargılama süjesi bilgi ile ahlak (vicdan) süzgecinden damıtarak elde ettiği hakikatin ışığını kozmik aleme taşıyabilmesi ancak ve ancak steril ortamda adalete temas edeceğinden “tarafsızlık” yargılamanın olmazsa olmazıdır! Tarafsızlık durumu yargılamanın aşil topuğudur!Bu bağlamda yukarda sorulan “tarafsızlık” noktasında “istisnai” durumlar olamaz mı sorusu da kendine yanıt bulmaktadır… Yargılamada yol verilecek "istisnai" durum en kısa sürede dokunulmaz ve sorgulanmaz yüce bir KURAL olacaktır.

Hangi düşünce ve hangi gaye ile olursa olsun yargılama faaliyetinde , yargılama bakışında ve yargılama görüntüsünde “tarafsızlıktan” ödün ve ödül verilemez! Az yargı veya istisna kapısı açık yargıdan tabi hukuk/adalet neşet etmez! Terazinin başında gözünü ve kalbini tartı faaliyetine koyan taraftarlık formasını “cübbeyle” kaldırmış, dış dünyaya “benim yanında olduğum sadece ve sadece hukuktur” diyen bir yargı , adil ve gerçek tartıyı yapabilmesi için , tartıya nüfuz ve tesir edecek her türlü İÇSEL ve DIŞSAL güç ve odaklardan kendini ve işini izole ve uzak etmelidir! Yargılama sürecine dışardan yapılan fiziksel ve metafiziksel her etki ve katkı yargının özünü zedeleyecektir... Özü zedelenen bir yargının terazi ibresi maddi gerçekliği değil de teraziyi tutanın müsade ve müsahama ettiği noktayı gösterecektir ki o da "adalet" olmayacaktır!

Konuyla birebir ilintili olmasa da, yazıyı okunur ve anlaşılır kılmak adına bir gözlemimi aktarmak isterim: Kimi uyanık kuyumcular klimanın altına hassas teraziyi koyup, duvara da “tartıda hile zamanaşımına uğramayan haksızlıktır veya yazıklar olsun tartıda hile yapana” gibi veciz ve sarsıcı cümlece küçük anlamca büyük sözleri asarak; adeta “cambaza bak cambaza” görüntüsü içinde hassas teraziye “sıcak yada soğuk hava” ekleyebilmektedir! Burada kuyumcu altın varak içindeki yazıyla kendini temize; hassas teraziye sıcak yada soğuk hava eklemekle de çelik kasasını semize çıkarmaktadır! Gözü altın varaklı söylemde kalan yurttaş ise eylemli havadan cebinin buharlaşmasına seyirci kalmakta ve hatta kendi rızasıyla mizansende konu figürü olmaktadır.

Yargının memur,koruma mükellefi veya “durumdan vazife çıkaran zabit” olmadığı yargının işi ve faaliyet alanı itibariyle aristokrat bir görüntü sergilemek durumda kaldığı; tamamen bağımsız ve tarafsız olması hasebiyle sadece ve sadece “hukuk alanında” kalması gerektiği açıktır. Her toplumda yargılama sürecinde aktif yada pasif rol alan tüm unsurlar (öznelerin) görevi gereği bir ayrıcalığı olduğu , olması gerektiği açık bir gerçekliktir.

Her sistemi yaşatan ve ayakta tutan temel güç yargıdır! Yargısından şek ve şüphe duyulmayan her sistemin yurttaşları sistemlerine ne kadar sert eleştiri getirirlerse getirsinler son kertede bulundukları sistemi yaşatmaktan-güzelleştirmekten-genişletmekten-özgürleştirmekten-zenginleştirmekten başka gayeleri ve düşünceleri olamaz. Bu perspektifte konuya yakınlaşacak olursak ; yargının kendi işini en iyi ve en yüksek kalitede ve görüntüde yaptığı sürece yargı “paradigmaya” maksimum güç ve saygınlık sağlayacaktır. Yargının tarafsızlık noktasında gerek gerçeklikte gerekse görünümde-görüntü algısında “istisnai” eylem ve söylemlerde bulunduğu sürece de paradigmanın anlaşılmazlığından szorunlu olarak “enigmaya” doğru gidilecektir...

Her sistem ve düşünce akımı kendini koruma güdüsüyle hareket eder ve kendini korumak için de kendince her türlü güvenlik önlemini de alır. Yargı sistemin adı ne olursa olsun hiçbir zaman “güvenlik ve korkuluk” unsuru olmayacak derecede yüce-steril-temiz-ayrıcalıklı-saf-yaşam alanı-hayat kaynağı bir alandır… Bir sistemin korunması veya ayakta kalması “hukuk dışılıkta” sağlanacaksa o sistemi ayakta tutmanın topluma ve dünyaya hiçbir faydası olmayacaktır! Kaldı ki “hukuk dışılık” kapısı bir kez aralandığında adeta pandoranın kutusunu açmak olacağından , kutudan ne çıkacağını kimse bilemeyeceğinden ve kutudan çıkanın kutu sahibini de zamanla tahakküm altına alacağından “hukuk ve mantık dışılık” kapısını hiçbir zaman bırakın açmayı düşünmeyi “aralamamak” gerekir.

Nasıl ki biri iyi niyetli olarak yanı başında bulunan barajdan bir parmak kalınlığında delik açarak “öksüzler yurdundaki” susuzluktan dudakları çatlayanlara kısa yoldan su almak için, barajdan parmak büyüklüğünde dahi olsa delik açmasına toplumun müsaade etmeyeceği ve müdahale edeceği açıksa; “istisnai” durumlar için bile olsa yargının “tarafsızlığından” ödün ve ödül vermemesi gerektiği elzemdir!

Peki “istisnai” kapının aralanması gerektiğini ifade edenlerin sıklıkla başvurdukları “anakronik” siyah beyaz renklerden müteşekkil resimlerden , günümüz internet dünyasına gökkuşağı renklerinden bir albeni-janjanlı “fotoğraf” taşıma gayretlerine ne diyeceğiz? Daha açık ve somut bir örnekle açıklayacak olursak; 1930-1940-1950 lerin dünyasında Avrupa’da , Asya’da, Uzak Kıta’da hülasa tüm dünyada sıklıkla kendilerine korunaklı yer bulan otoriter-totaliter-buyurgan-baskıcı-despotik-faşist kimi rejimlerin “sandıkla” geldikleri savı karşısında, “yargının ‘istisna’ kapısını aralamış olsaydı o ‘karanlık-nesneleştiren’ rejimler bulmazdı” iddiasına ne diyeceğiz.

Toplumsal ve siyasal olaylardan kıyas yaparken usulü ve vicdanı elde bırakmamak gerekir. Yol haritasındaki tüm işaret levhalarının ve çizgilerinin yerli yerinde olması gerekir. Bu da yetmez yoldaki kavşak ve duraklardaki ışıkları dikkate alıp ve acil durumlarda yola ve akışa müdahale eden “yol gösterenin de” komutuna uymak gerekir… Tarihin bilgi ve tecrübe birikimini, müktesabatını tamamen yok sayar, birbirine benzemez iki toplumu birbiriyle karıştırarak bilimsel sonuç elde etmeyiz; ancak ve ancak göstermek istediğimiz ve “holigan taraftar” bilinç altımızın bize gösterdiği-algılattığı sanal görünürü hakikat diyerek muhataplarımıza savurmaktan ve kendi hakikatimize biat aramaktan geri durmayız.

Birinci dünya savaşı sonrası ve ikinci dünya savaşına gidilen yol ve hemen sonrasındaki “iki kutuplu” hasım ve öteki merkezli dünya ile 2000 lerin sonu ve sonrası ile hali hazırda yaşadığımız dünyamızın “birey eksenli” dünyasını bir tutup değil kıyas , yanyana iki benzerlik kurmak bile doğru ve yerinde değildir!

Toplumsal sözleşme ve makul çoğunluğun , azınlıkları da kendinde görerek ve arasına katarak oluşturduğu büyük mutabakatın sonucu olan “yol haritasını” paçavra gibi atarak “kestirme” yollardan birilerinin bizi sağ ve salim bir yere götüreceğini düşünüyorsak ; “maceraya” atıldığımızı bilip ona göre adımlarımız atmalıyız!

Sözün Özü: Yargılama sürecinde konum belirleyen ve aktif özne olanlar; tamamen her türlü içsel ve dışsal etkilerden arınmış vicdan-bilgi-birikim-belge- vs… diğer unsurlarla birlikte ve beraberce tek düşüncesi mutlak adalet ve hakikat olan gözü pek ve kalemi diri bir aristokrat ve entelektüel beyin olmalıdır. Bir filozofun dediği gibi (mealen) : “Yeter ki adalet gerçekleşsin isterse dünya yıkılsın !” Bir başka düşünür ise (mealen): “Cumhuriyetin şerefi adalettir!” Kısacası yargılama süresinde sadece ve sadece maddi dosyadaki yasal kanıtlarla, duru bir beyin ve pak bir vicdanla entelektüel birikiminde kullanılarak diyalektik bir tartışma sonucu , her anın gerekçelendirildiği ve görüntülendiği bir sonucun olacağı yargılamayı yapmak gerekir. Varılan sonucun dış dünyadaki etkisi adalet sarayının kaygısı ve düşüncesi olmamalıdır. Cumhuriyetin gücü ve saygınlığı da bağımsız ve tarafsız yargıdan gelmektedir.

03.06.2008/Van

Sürecek…


Bir sonraki yazının çerçevesi ise; “Yargının taraf olmasını kim niye ister ve taraf gibi “algılanan” (taraf olmuş bir yargı tasavvur edemiyorum) bir yargı “adalet sarayı” dışında nasıl anlaşılır-görünür?”


0
0
0
Yorum Yaz